Başarılı bir uçuş ve alkışlar eşliğinde bir inişten sonra uçaktan iner inmez ilk duyumsadığım, sıcak havanın kokusu. Rengarenk bir havaalanının geçtiğimiz ilk salonunda, görevli üniformalı bir kadının elindeki sigarayı görünce "nasıl yani" diyorum. Sonra pasaport kontrol salonundaki saatler süren bekleyişin ilk dakilalarında (cünkü aynı anda İspanya, Almanya ve İtalyadan da uçak inmiş) önümdeki Kübalı adam sigarasını çıkarıp bana dönüp "thats ok" deyince anlıyorum ki burası heryerinde sigara içilebilen başka bir yer :)
Beni karşılayan Konsolosluk görevlisi genç bir ataşe. 8 aydır buradaymış, 10 kilo vermiş. Önce para bozdurmak için bir otele (kübada iki çeşit para kullanılıyor, biri Kübalıların kullandığı peso, diğeri dönüştürülebilir para dedikleri "peso convertible"CUC. Dolara yüzde 25 iskonto uyguluyorlar, 100 euroya 125 CUC alınabiliyor) sonra da hemen bir süpermarkete götürüyor beni. Süpermarket diye gittiğimiz yeri görünce, Van'daki bir markette daha fazla çeşit vardır herhalde diye düşünüyorum. Sık sık elektrik kesildiği için donmuş gıda almak riskli olabilir. Makarna, meyve suyu, su alıyorum. zaten annem yanıma kuruyemiş, galeta vs. koymuştu, idare ederim diye düşünüyorum. Marketin çıkışında yaşlıı bir adam laf olsun diye alışveriş fişini acaba içeriden birşeyler çaldın mı diye kontrol ediyor. Tamam, diyor; çıkıyoruz.
Konsolosluk güzel gözüküyor. Bahçeli güzel bir bina. Arka tarafında bir bina daha var, 2 katlı. Ben ikinci katındayım. İki odam var, güzel bir banyom, mutfağım, delice bir gürültüyle çalışan buzdolabım, milattan önceden kalmış bir fırınım ve Küba'nın devlet kontrolündeki 4 tv kanalından başka birşeyi çekmeyen televizyonum. Aklımda hep acaba paramla rezil mi olacağım korkusu var.
Sonra kahya badem abi geliyor. Adanalı Kahya abi, buraya 10 yıl önce gelmiş. O zamanki büyükelçinin yanında çalışıyormuş türkiye'de. Sonra büyükelçi Havana'ya tayin olunca, onu da getirmiş. geliş o geliş. 3 büyükelçi eskitmiş, İspanyolcayı anadili gibi sökmüş, kendinden 16 yaş küçük Kübalı güzel bir kızla evlenmiş, bir de çocuk yapmış. Bana hemen yemek getiriyor, sen şimdi yat, sabah kalkınca konuşur, gezeriz diyor ve alt kattaki evine gidiyor.
Ben de çok sürmeden yatıyorum. Uyuyorum. Sanırım hiç rüya görmüyorum :)
22 Aralık 2008 Pazartesi
18 aralık 2008, perşembe "Havana rötarlı geliyor"
Elimde Paris transit serinliği için ince bir hırka, İstanbul'un kışından uzaklaşıyorum, Ferhan Şensoy'un dediği gibi... Paris'e indikten sonra, terminaller arasında koşuşturma... Saatim Türkiye saati, duvardaki saat doğal olarak Fransa saati. Ben aradaki bir saatlik farkı unutuveriyorum bir an için ve paniğe kapılıyorum. Neyse ki çok sürmüyor ve bineceğim uçağa ait salonda bekliyorum, burada saatlerce bekleyeceğimi bilmeden. Tabii ki, sigara içilmiyor hiçbir yerde. Artık içmeyiveririz diyorum 12 saat daha. Bir gece önceden uykumu alamamışım. Uçakta koridor tarafındaki koltuğa oturur oturmaz, kemerimi bağlayıp kestiriyorum. Bir saat sonra uyandığımda hala Paris'teyiz, uçak havalanmamış. Yanımdaki kıza soruyorum, ne iş diye, bilmiyorum diyor, Güney Afrikalı aksanıyla. Bir saat daha bekledikten sonra ilk anons geliyor pilottan " elektronik bir arıza yüzünden teknik ekibi beklediğimiz için havalanamıyoruz. Birkaç saat sürebilir, bilginize". Hayırdır inşallah diyoruz uçakça. Geçer herhalde. Sonraki 7 ya da 8 saat boyunca, uçağın dışına çıkmamıza izin verilmediği gibi tıkılıp kaldığımız yerde yiyecek de hiçbir şey bulunamıyor. Hostesin önceki uçuştan arta kalan ekmekleri dağıttığı an kıyamet de kopuyor. Bayat ekmekler kapanın elinde kalıyor. allahtan yanımdaki kız benden akıllı, çantasındaki çikolatayı benimle paylaşıyor. Ve 9. saatin sonunda, pilotun son anonsu " bugün kalkamayacağız, özür dileriz". Bu arada birkaç öfkeli fransız uçağı çoktan terk etmiş bile. Güruh halinde check-in gişelerine gidiyoruz, delice kuyruk. Önce herhangi bir kuyruğa giriyorum, meğer AB vatandaşları içinmiş. Memur kızarak " Avrupa Birliği vatandaşları dedim" diye bağırıyor bana. (adamın tavrına karşı "Fuck European Union yaaa"... repliğinin akla gelmemesi ihtimal dışı)Transit vizem olmadığı için gümrük kapısında sorun çıkarıyor Fransız memurlar. Air France "türk vatandaşıysanız ve daha once shengen vizeniz varsa, en fazla 24 saat için transit vize almanıza gerek yok demişti" diyorum, "burada kuralları biz koyarız, Air France değil" diyor adam. Sonra benimle birlikte AB vatandaşı ve/veya vizesi olmayan Kübalılarla birlikte polis ofisinde bekliyoruz, merhamet etmelerini. ortamdaki tek fransızca bilen benim, diğerlerinin de işini halletmelerine yardım ediyorum. Ve bir yandan da küfrediyorum, cok üzülüyorum. Neyse ki cok sürmeden hallediyorlar. Bu sefer, yemek ve otel için bir başka kuyruğa giriyoruz. Birer yemek ve otel kartı veriyorlar. saat 21.50 ve havaalanındaki tek açık restoran McDonalds 10 dakika içinde kapanacak. Koşa koşa McDonalds'a gidiyoruz, artık adının da Jessica olduğunu öğrendiğim Güney Afrikalı biyolog kızla. Jessica sırada beklerken ben de McDonalds'ın iri kıyım güvenlik görevlisinin itişip kakıştırdığı insanlarla olan sert tavırlarına müdahele ediyorum. Adam, sanki bedava yemek vereceklermiş gibi, kapanışa 5 dakika kaldığı için yeni gelenleri almayı reddediyor. Uçaktaki aç İspanyollar boğaya dönmüş, deli gibi bağırıyorlar. Çabalarım nafile. Sonra bir tanesine acıyıp içeri alıyor iri kıyım siyah güvenlik. Sonra kepenkler kapanıyor. Diğerleri Air France'ın koltuklarını mı yiyecekler?Bilmiyoruz.
Yemekten sonra havaalanının içinde olmasa da, dışarı açılan açılır*kapanır kapılardan çıkarak sigara içilebileceğini keşfediyorum. Allah kahretsin ki, sigara paketlerim büyük bagajda kaldı. Bagaj da uçakta. Bir kübalı kızdan aldığım sigaradan daha bir nefes çektikten sonra, başım gözüm dönüyor. 'Ne verdi lan bu kız bana sigara diye' bakıyorum, bildiğimiz filtreli sigara. Meğer Küba sigarası saf tütünden yapılıyormuş, puro gibi aromatik bir tadı var ve cok ağır...
O gece saçma havaalanı otelindeki saçma odada uyuduktan sonra, sabah tekrar aynı işlemlerden geçip uçağı beklemeye koyuluyoruz. Uçağımız değişmiş. Dünkünden daha iyi, en azından film seyredilebecek ekranları var. Yine bir-iki saatlik rötardan sonra kalkıyoruz nihayet. Herkes alkışlıyor. Biz düne doğru uçarken, Havana rötarlı da olsa, geliyor...
Yemekten sonra havaalanının içinde olmasa da, dışarı açılan açılır*kapanır kapılardan çıkarak sigara içilebileceğini keşfediyorum. Allah kahretsin ki, sigara paketlerim büyük bagajda kaldı. Bagaj da uçakta. Bir kübalı kızdan aldığım sigaradan daha bir nefes çektikten sonra, başım gözüm dönüyor. 'Ne verdi lan bu kız bana sigara diye' bakıyorum, bildiğimiz filtreli sigara. Meğer Küba sigarası saf tütünden yapılıyormuş, puro gibi aromatik bir tadı var ve cok ağır...
O gece saçma havaalanı otelindeki saçma odada uyuduktan sonra, sabah tekrar aynı işlemlerden geçip uçağı beklemeye koyuluyoruz. Uçağımız değişmiş. Dünkünden daha iyi, en azından film seyredilebecek ekranları var. Yine bir-iki saatlik rötardan sonra kalkıyoruz nihayet. Herkes alkışlıyor. Biz düne doğru uçarken, Havana rötarlı da olsa, geliyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
